Kamuda başörtüsü serbestliği ve din özgürlüğü hakkında AYM kararı
Kamuda başörtüsü serbestliği ve din özgürlüğü hakkında AYM kararı

Kamuda başörtüsü serbestliği ve din özgürlüğü hakkında AYM kararı

Anayasa Mahkemesi (AYM) kamuda başörtüsü serbestliği ve din özgürlüğü hakkında güncel bir karar verdi. AYM, B.S. (B. No: 2015/8491, 18/7/2018) bireysel başvurusunda kamuda başörtüsü serbestliği konusunda din özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır. (Karar ilişkin basın bültenine buradan ulaşabilirsiniz)

Başvuru konusu olaylar

Başvurucuya, memur olarak görev yaptığı başörtüsü kullanımının serbest olmadığı, kamuda başörtüsü serbestliği gibi bir uygulamanın bulunmadığı ve başörtüsü kullandığı gerekçesiyle disiplin cezası verilmiştir. Başörtüsü kullanmaya devam eden başvurucu devlet memurluğundan çıkarılmıştır.

Devlet memurluğundan çıkarılma işleminde başvurucunun sözlü savunması alınmadığı gerekçesiyle derece mahkemesi iptal kararı vermiştir.

İdarenin temyiz başvurusu Danıştay tarafından kabul edilmiştir. Derece mahkemesi de bu karara uyarak davayı reddetmiştir. Başvurucunun davanın reddi kararına yaptığı temyiz ve karar düzeltme talepleri de reddedilmiştir.

Derece mahkemesinin iptal kararının ardından yargısal süreç devam ederken, mahkemenin iptal kararında gösterilen usul eksiklikleri giderilerek başvurucuya tekrar devlet memurluğundan çıkarma cezası verilmiştir. Bu cezaya karşı açılan dava da idare mahkemesi tarafından reddedilmiştir

Kararın temyizi üzerine anılan karar Danıştay tarafından onanmıştır. Başvurucunun yaptığı karar düzeltme başvurusu inceleme aşamasındayken Danıştayın ret kararında atıf yaptığı 5525 sayılı Memurlar ile Diğer Kamu Görevlilerinin Bazı Disiplin Cezalarının Affı Hakkında Kanun yürürlüğe girmiştir.

Başvurucu bu davalardan ayrı olarak 5525 sayılı Kanun’dan yararlanıp görevine tekrar atanma talebiyle ilgili idareye başvurmuştur. Ancak başvurucunun talebi  “açıktan personel alımı yapılmadığı” gerekçesiyle talebi reddedilmiştir.

Başvurucu tarafından anılan ret işlemine ve bu işlemin dayanağı olan “Disiplin Cezalarının Affı” genelgesine açılan dava Danıştay tarafından reddedilmiştir. Başvurucunun, temyiz ve karar düzeltme talepleri reddedilmiştir.

Başvurucu, bireysel başvuru yaptıktan sonra verdiği dilekçesinde 5525 sayılı Kanun’dan yararlanarak başka bir kamu kurumunda göreve başladığını ve emekli olduğunu belirtmiştir.

Başvurucunun iddiaları

Başvurucu, inancı gereği başörtüsü kullanması nedeniyle devlet memurluğundan çıkarılmasının, yani kamuda başörtüsü serbestliği bulunmamasının din özgürlüğünü ihlal ettiğinden şikayetçi olmuştur.

Kamuda başörtüsü serbestliği sürecinin özeti / başörtüsü yasağının tarihsel süreci

Kamu kurumlarında başörtüsü yasağı

Kadın devlet memurlarının başörtüsü kullanımının yasaklanması konusunda hüküm içeren ilk düzenleme 2/9/1925 tarihli ve 2413 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla kabul edilen Bilumum Devlet Memurlarının Kıyafetleri Hakkında Kararname’dir. Bu Kararname’nin ilk hâli şöyledir:

“1- Ordu ve donanma mensuplarıyla ilmiye sınıfına mensup olanlardan ve hükkam gibi kıyafetleri devletçe sureti mahsusade tayin edilmiş bulunanlardan maada bilumum devlet memurlarının kıyafetleri, dünya yüzündeki medeni milletlerin müşterek ve umumi kıyafetlerinin aynıdır. Yani gündüz ve gecenin muhtelif vaziyetlerine ve resmi merasime göre giyilmek üzere muhtelif elbiseler ve şapkalardır.

2- Binalar dahilinde başı açık bulunmak kaidedir. Selam teatisi baş işareti ile olur.

3- Binalar haricinde selam teatisi şapka ile olur.

4- Alelumum halk ordu ve donanma ile ilmiye sınıfına mensup ve hükkam için olduğu gibi kanunu mahsus ile tayin edilmiş elbiseleri giyemezler, fakat devlet memurlarının kıyafetleri bilumum sınıf ve halk tarafından aynen veya hali mesailerine mutabık kabul olunabilir.”

8/10/2013 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararıyla yukarıdaki (2) numaralı bendin “Binalar dahilinde başı açık bulunmak kaidedir” cümlesi yürürlükten kaldırılmıştır.

Kamu kurumlarında başörtüsü serbestliği kanunu

8/10/2013 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık ve Kıyafetine Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yönetmelik’le, Yönetmelik’in 5(1)(a) bendinin birinci paragrafında yer alan “Kadınlar;” ibaresinden sonra gelen “Elbise, pantolon, etek temiz, düzgün, ütülü ve sade, ayakkabılar ve/veya çizmeler sade ve normal topuklu, boyalı, görev mahallinde baş daima açık, saçlar düzgün taranmış veya toplanmış, tırnaklar normal kesilmiş olur.” şeklindeki birinci cümle yürürlükten kaldırılmıştır.

Kamu kurumlarında başörtüsü serbest mi?

Bu düzenlemeyle kamuda başörtüsü serbestliği sağlanmıştır. Kadın devlet memurları için başörtüsü kullanmak serbest hale gelmiştir.

Din ve vicdan özgürlüğü

Anayasa’nın “Din ve vicdan hürriyeti” kenar başlıklı 24. maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı ile ikinci, üçüncü ve beşinci fıkraları şöyledir:

“Herkes, … dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”

Din özgürlüğünün demokratik bir toplumdaki önemi

AYM, içtihadı uyarınca din özgürlüğü Anayasa’nın 2. maddesinde ifadesini bulan demokratik devletin vazgeçilmez unsurlarındandır (Tuğba Arslan [GK], B. No: 2014/256, 25/6/2014, § 51; Esra Nur Özbey, B. No: 2013/7443, 20/5/2015, § 43).

Din özgürlüğünün demokratik toplumun temellerinden biri olmasının kökeninde dinin hem bir dine bağlı olan bireyler tarafından hayatı anlama ve anlamlandırmada başvurdukları temel kaynaklardan biri olması hem de toplumsal yaşamın şekillenmesinde önemli bir işlev görmesi bulunmaktadır. (Tuğba Arslan, § 52; Esra Nur Özbey, § 44).

Din veya inancı açığa vurma hakkı / özgürlüğü

Anayasa’nın 24. maddesiyle anlam ve kapsamı belirlenen din ve vicdan özgürlüğü, herkesin “din veya inancını açığa vurma özgürlüğünü”, “din ve inancını değiştirme özgürlüğünü”, kişilerin diledikleri inanç ve kanıya sahip olmalarını, herhangi bir inanç ve kanaate sahip olmamalarını güvenceye almaktadır (AYM, E.1997/62, K.1998/52, 16/9/1998).

Başka bir anlatımla kişiler dinî veya vicdani kanaatlerini açıklamaya ve herhangi bir tarzda ibadet etmeye, dinî uygulamaya ve ayine katılmaya zorlanamayacakları gibi ibadetleri ve dinî uygulamaları ile açıklamış oldukları dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz, suçlanamaz ve başka türlü davranmaya zorlanamazlar (Tuğba Arslan, § 55; Esra Nur Özbey, § 47).

Laiklik ilkesi gerekçe gösterilerek din özgürlüğüne müdahale edilmesi

Laiklik gerekçesinin din özgürlüğüne yönelik müdahale bakımından meşru bir sebep olarak ileri sürülebilmesi için müdahalenin makul bir temelinin bulunması, bu kapsamda müdahaleye maruz kalan kişinin davranış, tutum ya da eylemlerinin laiklik ilkesini ihlal ettiğine dair yeterli kanıt ileri sürülmesi ve laiklik gerekçesinin delillendirilmesi gerekir (Tuğba Arslan, § 141).

Laiklik gerekçesinin makul bir temeli olduğundan bahsedilebilmesi için dinî bir gereklilik olarak kullanıldığı belirtilen başörtüsünün saldırgan ya da başkalarının inançlarına müdahale eden, baskıcı, tahrik edici, kendi inancını zorla dayatma amacı bulunduğunun veya toplumsal işleyişi tahrip ettiğinin, birtakım karışıklıklara ve düzensizliklere neden olduğunun gösterilebilmesi gerekir (Tuğba Arslan, § 142).

Bir dinin herhangi bir dışa vurum davranışının tek anlamının laik devlete dinî bir meydan okuma olduğu şeklindeki bir yorum ise bu dinin mensuplarının kendi eylemlerini tanımlama kapasitesini yok saymak anlamına gelir. Bu sebeple doğru yargılama ilkesi gereğince bir din veya inancın dışa vurum davranışının laikliğin çoğulcu anlamına aykırı olduğunu somut delillerle kanıtlama yükümlülüğü başvurucuya değil bu gerekçeyle sınırlandırma yapan devlete düşer. Hukuk, olanı esas alır ve kuşkuya ve gelecekteki olasılıklara göre karar verilemez (Tuğba Arslan, § 143).

Müdahalenin varlığı

Başvurucu, kamuda başörtüsü serbestliği bulunmaması, dinî inancının gereği olarak başörtüsü kullanması nedeniyle devlet memurluğundan çıkarma cezası ile cezalandırılmıştır.

AYM, Tuğba Arslan (§§ 74, 76) ve Esra Nur Özbey (§ 62) kararlarında kadınların İslam dininin bir emri olduğu inancıyla başörtüsü kullanmasının Anayasa’nın 24. maddesinin olağan anlamının kapsamında değerlendirilebilecek bir konu olduğunu belirtmiştir. AYM, dinî inanç gereği başörtüsü kullanma hakkının yeri ve tarzı konusunda sınırlama getiren kamu gücü işlem ve eylemlerinin kişinin dinini açığa vurma hakkına bir müdahale teşkil ettiğini kabul etmiştir.

AYM, somut başvuruda anılan tespitten ayrılmamıştır.

Somut olayda başvurucuya dini inancı gereği başörtüsü kullanması ve kamuda başörtüsü serbestliği bulunmaması nedeniyle devlet memurluğundan çıkarma cezası verilmesi  başvurucunun dinini açığa vurma hakkına bir müdahale teşkil etmektedir.

Müdahalenin ihlal oluşturup oluşturmadığı

Somut olaydaki müdahale, Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen koşullara uygun olmadığı müddetçe Anayasa’nın 24. maddesinin ihlalini teşkil edecektir.

Anayasa’nın 13. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Temel hak ve hürriyetler, … yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, … demokratik toplum düzeninin … gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”

Bu sebeple müdahalenin, Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen kanunlar tarafından öngörülme, Anayasa’nın ilgili maddesinde belirtilen nedenlere dayanma ve  demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluk koşullarını sağlayıp sağlamadığının belirlenmesi gerekir.

Müdahalenin kanuniliği

Müdahalenin kanuniliği ile ilgili ilkeler

Temel hak ya da özgürlüklere bir müdahale söz konusu olduğunda öncelikle tespiti gereken husus, müdahaleye yetki veren bir kanun hükmünün mevcut olup olmadığıdır. Anayasa’nın 24. maddesi kapsamında yapılan bir müdahalenin kanunilik şartını sağladığının kabul edilebilmesi için müdahalenin kanuni bir dayanağının bulunması zorunludur (Tuğba Arslan, § 82).

Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında kanunilik ölçütü ilk olarak şekli bir kanunun varlığını gerekli kılar (Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası ve diğerleri  [GK], B. No: 2014/920, 25/5/2017, § 54).

Erişilebilirlik ve belirlilik ölçütü

Fakat kanunilik ölçütü aynı zamanda maddi bir içeriği de gerektirir ve bu noktada kanunun niteliği önem kazanır. Bu anlamıyla kanunilik ölçütü, sınırlamaya ilişkin kuralın “erişilebilirliği“ni ve öngörülebilirliği ile kesinliğini ifade eden “belirliliği“ni garanti altına alır (Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası ve diğerleri, § 55).

Belirlilik, bir kuralın keyfîliğe yol açmayacak bir içerikte olmasını ifade eder.  Temel hakların sınırlandırılmasına ilişkin kanuni düzenlemenin içerik, amaç ve kapsam bakımından belirli ve muhataplarının hukuksal durumlarını algılayabilecekleri açıklıkta olması gerekir. Bir kanuni düzenlemede, hangi davranış veya olgulara hangi hukuksal sonuçların bağlanacağı ve bu bağlamda kamusal makamlar için nasıl bir müdahale yetkisinin doğacağı belirli bir kesinlik ölçüsünde ortaya konmalıdır. Bu durumda bireylerin hak ve yükümlülüklerini öngörerek davranışlarını bu doğrultuda tanzim etmeleri mümkün hâle gelebilir (Hayriye Özdemir, B. No: 2013/3434, 25/6/2015, §§ 56-57).

Öngörülebilirlik ölçütü

Temel hak ve özgürlükler alanında yasama organının keyfîliğe izin vermeyen öngörülebilir düzenlemeler yapma zorunluluğu vardır. İdareye keyfî uygulamalara meydan verebilecek çok geniş bir takdir yetkisi tanınması Anayasa’ya aykırı olabilecektir. Temel hak ve özgürlüklere ilişkin bir alanda kanunun emrine dayanılarak yürütme organınca alınacak önlemler objektif nitelik taşımalı ve idareye keyfî uygulamalara sebep olacak geniş takdir yetkisi vermemelidir (AYM, E.1984/14, K.1985/7, 13/6/1985; Tuğba Arslan, § 89).

Hukuksal durumların takdirindeki belirsizlik, temel haklar alanında getirilen güvencelerin işlevsiz hâle gelmesine neden olur. Zira ilgili kanuni düzenlemenin hangi davranış veya olgulara hangi hukuksal sonuçların bağlanacağını ve bu bağlamda kamusal makamlar için nasıl bir müdahale yetkisinin doğacağını belirli bir kesinlik ölçüsünde ortaya koymaması durumunda bireylerin hak ve yükümlülüklerini öngörerek davranışlarını bu doğrultuda tanzim etmeleri olanaksız hâle gelebilecektir (Hayriye Özdemir, § 57 ).

Müdahalenin kanuniliği ilkesinin somut olaya uygulanması

Başvuru konusu olayda başvurucuya yönelik başörtüsü yasağı Yönetmelik’in 5. maddesindeki -olay tarihinde yürürlükte olan- “Kadınlar; … görev mahallinde baş daima açık… olur.” şeklindeki düzenlemeye dayandırılmıştır.

AYM, bu başvuruda, müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluğu konusunda aşağıda yaptığı değerlendirmeleri nazara alarak müdahalenin kanuniliği konusunda nihai bir sonuca varmayı gerekli görmemiştir.

Meşru amaç

Anayasa’nın 24. maddesiyle koruma altına alınan dinini veya inancını açığa vurma hakkının kısıtlanması konusunda Anayasa’da açıkça belirtilmiş bir meşru amaçlar listesi bulunmamaktadır. Başvurucuya yönelik müdahalenin Anayasa’nın 24. maddesinin beşinci fıkrasında yer alan hükümden hareketle kamu düzeninin korunmasına yönelik meşru amaçlar çerçevesinde yapıldığı görülmektedir.

Demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluk

Temel hak ve özgürlüklere yönelik bir müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun kabul edilebilmesi için zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılaması ve orantılı bir müdahale olması gerekir.

Amaç ve araç birbiriyle uyumlu olmalıdır

Açıktır ki bu başlık altındaki değerlendirme, sınırlamanın amacı ile bu amacı gerçekleştirmek üzere başvurulan araç arasındaki ilişki üzerinde temellenen ölçülülük ilkesinden bağımsız yapılamaz. Çünkü Anayasa’nın 13. maddesinde “demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmama” ve “ölçülülük ilkesine aykırı olmama” biçiminde iki ayrı kritere yer verilmiş olmakla birlikte bu iki kriter bir bütünün parçaları olup aralarında sıkı bir ilişki vardır.

Zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik ve istisnai nitelikte olma

Din özgürlüğü üzerindeki sınırlamanın demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik ve istisnai nitelikte olması gerekir.

Müdahaleyi oluşturan tedbirin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığının kabul edilebilmesi için amaca ulaşmaya elverişli olması, başvurulabilecek en son çare ve alınabilecek en hafif önlem olarak kendisini göstermesi gerekmektedir. Amaca ulaşmaya yardımcı olmayan veya ulaşılmak istenen amaca nazaran bariz bir biçimde ağır olan bir müdahalenin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığı söylenemeyecektir (Bekir Coşkun, § 51; Mehmet Ali Aydın, § 68; Tansel Çölaşan, § 51).

Din özgürlüğüne müdahalenin orantılı olması

Orantılılık ise sınırlamayla ulaşılmak istenen amaç ile başvurulan sınırlama tedbiri arasında aşırı bir dengesizlik bulunmamasına işaret etmektedir. Diğer bir ifadeyle orantılılık, bireyin hakkı ile kamunun menfaatleri veya müdahalenin amacı başkalarının haklarını korumak ise diğer bireylerin hak ve menfaatleri arasında adil bir dengenin kurulmasına işaret etmektedir.

Kamu menfaati ile birey menfaatinin dengelenmesi

Dengeleme sonucu müdahalede bulunulan hakkın sahibine terazinin diğer kefesinde bulunan kamu menfaati veya diğer bireylerin menfaatine nazaran açıkça orantısız bir külfet yüklendiğinin tespiti hâlinde orantılılık ilkesi yönünden bir sorunun varlığından söz edilebilir.

Kamu gücünü kullanan organların din özgürlüğüne müdahale ederken din özgürlüğünün kullanılmasından kaynaklanan yarardan daha ağır basan korunması gereken bir menfaatin ve kişiye yüklenen külfeti dengeleyici mekanizmaların varlığını somut olgulara dayanarak göstermeleri gerekir (Bekir Coşkun, §§ 57;  Tansel Çölaşan, §§ 46, 49, 50; Hakan Yiğit, §§ 59, 68).

AYMnin somut olayı değerlendirmesi

Farklı dinî inançlara sahip olanlar ya da herhangi bir inanca sahip olmayanlar laik devletin koruması altındadır.

Devlet, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşebileceği ortamı hazırlamak için gerekli önlemleri almak zorundadır.

Bu anlamda laiklik, devlete negatif ve pozitif yükümlülükler yüklemektedir. Negatif yükümlülük, bireylerin din özgürlüğüne zorunlu nedenler olmadıkça müdahale edilmemesini gerektirmektedir. Pozitif yükümlülük ise devletin din özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırması, kişilerin inandıkları gibi yaşayabileceği uygun ortamı sağlaması ödevini getirmektedir.

Kamu görevlilerinin -yapmakta oldukları görevin kendine has koşulları gözetilmeksizin- inançları gereği başörtüsü kullanmalarına izin verilmesinin yani kamuda başörtüsü serbestliği tanınmasının kategorik olarak kamu hizmetlerinde laiklik ilkesine aykırı olduğu yönündeki argümanlar kabul edilemez. Kamu görevlilerinin başörtüsü gibi toplumsal çeşitliliği yansıtan bir dini açığa vurma vasıtasını kullanmasını toplumsal birliği tehdit eden unsur olarak görmek demokrasi ve çoğulcu laiklik anlayışı ile bağdaşmaz (kamuda başörtüsü serbestliği).

Başvurucu, dinî inancının gereği olarak başörtüsü kullanması nedeniyle devlet memurluğundan çıkarma yaptırımı ile cezalandırılmıştır. Bu ceza başvurucunun dinini açığa vurma hakkına bir müdahale teşkil etmektedir (kamuda başörtüsü serbestliği).

Başvuru konusu olay bakımından yapılacak değerlendirmelerin temel ekseni, derece mahkemelerinin müdahaleye neden olan kararlarında dayandıkları gerekçelerin din özgürlüğünü kısıtlama bakımından demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olduğunu inandırıcı bir şekilde ortaya koyup koyamadığı olacaktır.

Başörtüsü kullanmak kategorik olarak kamu düzenini bozmaz

Somut olayda idarenin ve derece mahkemelerinin bir kamu görevlisinin sırf başörtüsü kullanmış olmasının kamu düzenini bozduğu şeklinde kategorik bir varsayımdan hareket ettikleri anlaşılmaktadır.

Olayda ne ilgili idarenin ne de derece mahkemelerinin kararlarında başvurucunun başörtüsü kullanmasının saldırgan, başkalarının inançlarına müdahale eden nitelikte, baskıcı ve/veya tahrik edici olduğu ya da kendi inancını zorla dayatma amacı bulunduğu veya kurumsal işleyişi tahrip ettiği, birtakım karışıklıklara ve düzensizliklere neden olduğu gösterilmiştir.

Kamu makamları sadece başvurucunun başörtüsünü çıkarmamakta ısrarlı olduğu yönünde bir tespitte bulunmuştur. Ancak başvurucunun bu ısrarının ne gibi olumsuzluklara yol açtığı/açabileceği yönünde bir değerlendirmeye yer vermemiştir. Bu nedenle başvurucunun dinini açığa vurma hakkına yapılan müdahalenin kamu düzeninin korunması için hangi zorunlu toplumsal ihtiyaca karşılık geldiği anlaşılamamaktadır (kamuda başörtüsü serbestliği) .

Ayrıca başvuru konusu olay tarihinde yürürlükte bulunan ilgili mevzuattaki yaptırımı esasen kınama disiplin cezası olarak belirlenmiş olan başörtüsü kullanma şeklindeki hareketin idare ve derece mahkemelerince, nasıl devlet memurluğundan çıkarılmayı gerektiren fiiller kapsamında değerlendirildiği de anlaşılamamıştır.

Öte yandan başvurucuya kamuda başörtüsü serbestliği bulunmamasından dolayı başörtüsü kullanması nedeniyle verilen devlet memurluğundan çıkarma cezası en ağır disiplin yaptırımıdır. Başvurucuya maddi ve manevi olarak çok ağır külfetler yükleyen bu cezanın orantılı olduğundan da söz edilemez.

Sonuç olarak başvuruya konu müdahalenin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığı ve kamu düzeninin korunmasına yönelik meşru amaçlar ile makul bir orantılılık ilişkisi içinde olduğu ilgili ve yeterli bir gerekçe ile gösterilebilmiş değildir.

Bu nedenle başvuruya konu müdahale (kamuda başörtüsü serbestliği) demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir müdahale değildir.

AYM, bu nedenlerle Anayasa’nın 24. maddesinde güvence altına alınan din özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.

AYM, B.S. (B. No: 2015/8491, 18/7/2018) bireysel başvurusunda kamuda başörtüsü serbestliği konusunda din özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır.