Şirkete kayyım atanması mülkiyet hakkını ihlal etmez

65
Şirkete kayyım atanması mülkiyet hakkını ihlal etmez
Şirkete kayyım atanması mülkiyet hakkını ihlal etmez

Şirkete kayyım atanması mülkiyet hakkını ihlal etmez

Şirkete kayyım atanması otomatik olarak mülkiyet hakkını ihlal etmez. AYM, şirkete kayım atanması konusunda güncel bir karar verdi. AYM, şirkete kayyım aranması ile ilgili olarak Hamdi Akın İpek (B. No: 2015/17763, 24/5/2018) bireysel başvurusunda mülkiyet hakkının ihlal edilmediğine karar verdi. [karara ilişkin basın bültenine buradan ulaşabilirsiniz]

Şirkete kayyım atanması ve mülkiyete el konulmasına ilişkin olaylar

Başvurucu, Koza İpek Holding A.Ş.nin (Holding) ortağıdır. Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) ve emniyet raporları üzerine başvurucu ile Holdingin diğer yöneticileri hakkında ceza soruşturması başlatılmıştır.

Holding bünyesindeki şirketlerde yapılan aramada el konulan evraklar üzerinde bilirkişi incelemesi yapılmıştır. Yapılan incelemelerde çeşitli muhasebe sahtecilikleri yapıldığı, kayıt dışı parasal girdilerin olduğu ve çok sayıda kara para aklama eylemi tespit edilmiştir.

Soruşturmayı yürüten savcılıkça 20/10/2015 tarihinde başvurucunun ortağı olduğu şirketlere kayyım atanması talebinde bulunulmuştur. Başsavcılığın talebini değerlendiren sulh ceza hâkimliği başvurucunun yöneticisi ve ortağı olduğu şirketlere kayyım atanmasına karar vermiştir.

Başvurucu hakkında terör örgütü yöneticiliği iddiasıyla kamu davası açılmıştır. Bunun yanında başsavcılık tarafından düzenlenen iddianame ile başvurucunun terörizmin finansmanı, güveni kötüye kullanma, Vergi Usul Kanunu’na muhalefet, Sermaye Piyasası Kanunu’na muhalefet suçlarından cezalandırılması talep edilmiştir.

Şirkete kayyım atanması ve mülkiyete el konulmasına ilişkin iddialar

Başvurucu, kanunda öngörülen koşullar gerçekleşmeden şirkete kayyım atanması neticesinde tüm mal varlığının yönetiminin elinden alınmasının mülkiyet hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.

Şirkete kayyım atanması ve mülkiyete el konulması konusuna AİHM’nin yaklaşımı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), suç isnadına bağlı olarak yapılan el koyma işlemlerini (şirkete kayyım atanması) Sözleşme‘ye ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında değerlendirmektedir.

AİHM’ye göre kamu makamlarınca kişilerin mülküne el konulması mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder. AİHM, bu suretle yapılan müdahalenin mülkiyetin kullanılmasının kontrolüne ilişkin üçüncü kural çerçevesinde incelenmesi gerektiği görüşündedir (JGK Statyba Ltd ve Guselnikovas/Litvanya, B. No: 3330/12, 5/11/2013, § 117).

El koyma işlemiyle başvurucu, mülkünden tamamıyla yoksun bırakılmamakta; başvurucunun mülkünden yararlanması veya tasarrufta bulunması geçici olarak sınırlandırılmaktadır.  AİHM ayrıca el koyma işleminin -kimi durumlarda- muhtemel bir müsadere kararının uygulanmasını güvence altına almaya yönelik olarak geçici bir tedbir şeklinde uygulandığına da dikkat çekmektedir (Rafig Aliyev/Azerbaycan, B. No: 45875/06, 6/12/2011, § 118).

Şirkete kayyım atanmasının ulusak hukukta yeterli bir temeli olmalıdır

AİHM, el koyma yoluyla yapılan müdahalenin (şirkete kayyım atanması) öncelikle ulusal hukukta yeterli bir temelinin olması ve kamu yararına dayalı meşru bir amacı içermesi gerektiğini kabul etmektedir (Ali Esen/Türkiye, B. No: 74522/01, 24/7/2007, §  32). Nitekim Viktor Konovalov/Rusya (B. No: 43626/02, 24/5/2007, §§ 38-47) bireysel başvurusunda, iç hukukta bu konuda bir düzenleme bulunmadığı halde el konulan aracın nihai karar beklenmeden satılması suretiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin hukuka dayanmadığı sonucuna varılmıştır.

Bununla birlikte AİHM, el koyma yönünden kamu makamlarının geniş bir takdir yetkisi olduğunu kabul etmektedir (Dzinic/Hırvatistan, B. No: 38359/13, 17/5/2016, § 68). AİHM ayrıca, muhtemel bir müsadere için el koyma tedbirinin (şirkete kayyım atanması) uygulanmasının kamu yararına dayalı olup meşru bir amacı da içerdiğini sıklıkla içtihatlarında belirtmektedir (East West Alliance Limited/Ukrayna, B. No: 19336/04, 23/1/2014, § 187).

Mülke el konulması konusunda devletin takdir yetkisinin sınırları

AİHM’ye göre mülkün kamu yararına kullanılmasının kontrolü kapsamında mülke el konulması hususunda devletlerin geniş takdir yetkisi vardır. Bu yetkinin tanınması, kişilerin mülkünden geçici süreyle de olsa yoksun bırakılması gibi ağır bir sonuca da yol açmaktadır. Bu nedenle başvurucunun mülkiyet hakkına el koyma suretiyle yapılan müdahalenin (şirkete kayyım atanmasıkeyfi veya öngörülemez olmaması için usule ilişkin bazı güvenceler öngörülmelidir.

AİHM,  özellikle el koyma ve müsadere yoluyla yapılan müdahaleler yönünden verdiği kararlarında keyfi müdahalelerden korunmak amacıyla mülkiyet hakkına müdahale teşkil eden bu önlemlerin kanun dışı veya keyfi ya da makul olmayan şekilde uygulandığına ilişkin savunma ve itirazlarını sorumlu makamlar önünde etkin bir biçimde ortaya koyabilme olanağının kişilere tanınması güvencesinin sağlanması gerektiğini belirtmektedir (Saccoccia/Avusturya, B. No: 69917/01, 18/12/2008, § 89).

Mülkiyete el koyma tedbirinin orantılı olması gerekir

Bunun yanında AİHM, müsadere gibi el koymanın da orantılı olması gerektiğini belirtmektedir.  Dzinic/Hırvatistan kararında AİHM, el koyma tedbirinin (şirkete kayyım atanması) muhtemel bir müsadereyi güvence altına almak için uygulandığını gözeterek, başvurucunun mülküne el konulması tedbirinin meşru olsa da el konulan mülkün değeri ile karşılaştırılmaksızın uygulanmasının adil dengenin gerekliliklerine uygun olmadığını kabul ederek sonuca varmıştır (Dzinic/Hırvatistan, §§ 67-82).

El koyma ve kanuna aykırı eylem arasında illiyet bağı bulunmalıdır

AİHM, başvurucunun davranışları ile kanuna aykırı eylem arasındaki illiyet bağının kamu makamlarınca makul bir şekilde değerlendirilmesini de başka bir güvence ölçütü olarak değerlendirmektedir.

AİHM, kamu yararının gerektirdiği bazı durumlarda böyle bir ilişkinin mevcut olmasa dahi el koyma ve müsaderenin uygulanabileceğini kabul etmektedir. Ancak böyle bir durumda yani el koyma ve müsaderenin muhakkak uygulanması gerektiği kabul edildiği takdirde özellikle iyi niyetli üçüncü kişiler yönünden eşyanın belirli koşullar kapsamında iadesi veya bu mümkün olamıyorsa eşya sahibinin zararının tazminine yönelik bir iç hukuk yolunun mevcut olması ölçülülüğün unsurlarından biri olarak değerlendirilmektedir (Vasilevski/Makedonya, B. No: 22653/08, 28/4/2016, §§ 56-60). AİHM, bu ilkenin beraat eden mülk sahipleri yönünden de uygulanacağını belirtmektedir (Jucys/Litvanya, B. No: 5457/03, 8/1/2008, § 36).

El koyma ve müsadere mutlaka bir zarara neden olur

AİHM, el koyma ve müsadere yoluyla yapılan müdahalelerin sonuçlarını da kararlarında tartışmaktadır. Buna göre AİHM, her el koyma ve müsaderenin muhakkak bir zarara yol açtığını kabul etmektedir.

Ancak AİHM, el koyma ve müsaderenin Sözleşme‘ye ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine göre adil olabilmesi için mülkün sahibinin güncel zararının kaçınılmaz olandan daha fazla olmaması gerektiğini vurgulamaktadır (Raimondo/İtalya,  § 33; Borzhonov/Rusya, § 61; Jucys/Litvanya, § 36).

Bu bağlamda örneğin Borzhonov/Rusya kararında, el konulan otobüsün yapılan kanun değişikliğiyle sahibine iadesi gerektiği halde kamu makamlarının altı yıl boyunca hareketsiz kalması kaçınılmaz olandan daha ağır bir zarar olarak görülmüştür (Borzhonov/Rusya, §§ 61-63).

East/West Alliance Limited/Ukrayna kararında, başvurucunun mülkünden on yıl boyunca yoksun kalmasına yol açan el atına tedbirinin mülkiyet hakkına ölçüsüz bir müdahale olduğu sonucuna varılmıştır (§§ 166-218).

Jucys/Litvanya kararında ise el koyma tedbirinin yaklaşık sekiz buçuk yıl sürdüğüne vurgu yapılarak mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin başvurucuya aşırı ve orantısız bir külfet yüklediği sonucuna ulaşmıştır (§§ 34-39).

El koyma ve müsadere ölçüsüz ve adil dengeyi bozucu nitelikte olmamalıdır

Ceza soruşturmasında el koyma tedbirinin uygulanması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin Ali Esen/Türkiye bireysel başvurusunda başvurucu, daha önce sahte kimlik bilgileri kullanılarak ve sahte bir senetle satıldığı iddia edilen bir aracı satın almıştır. Ceza soruşturması sırasında 20/9/1999 tarihinde araca el konulmuş, aracı daha önce sahtecilik yoluyla satan bir kişi hakkında resmi evrakta sahtecilik suçundan iddianame düzenlenerek ceza davası açılmıştır. Yargılama devam ederken 19/9/2002 tarihinde aracın teminatsız olarak başvurucuya iadesine karar verilmiştir. AİHM, kovuşturma sürecinin tamamlanması beklenmeden aracın teminatsız olarak iade edildiğine vurgu yapmıştır. AİHM’ye göre kanuna aykırı olarak kullanılmasını önlemeye yönelik olarak araca el konulması meşrudur. AİHM, devletlerin bu alanda geniş takdir yetkilerinin bulunduğu ve somut olay bağlamında ayrıca aracın mülkiyeti konusunda mevcut bir ihtilafın olduğu dikkate alındığında başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçülü olduğu sonucuna varmıştır (§§ 27-36).

Islamic Republic of Iran Shipping Lines/Türkiye (B. No: 40998/98, 13/12/2007) kararında ise el konulan gemi ve bu gemideki yüklere, iade edildikleri tarihe kadar yaklaşık bir yıl boyunca keyfi olarak el konulduğunun ceza yargılamasında tespit edildiği gerekçesine dayalı olarak el koyma ile başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçüsüz ve adil dengeyi bozucu nitelikte olduğu sonucuna varılmıştır (§§ 97-103).

Vendittelli/İtalya (B. No: 14804/89, 18/7/1994) kararında da bir suç isnadı kapsamında başvurucunun taşınmazına konulan tedbirin hükümden sonra gerek de kalmadığı halde on bir ay daha uygulanmaya devam edilmesi ölçüsüz bir müdahale olarak görülmüştür (§§ 31-40).

Şirkete kayyım atanması ve mülkiyete el konulması konusuna AYM’nin yaklaşımı

Anayasa‘nın 35. madde si şöyledir:

“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz. ”

Anayasa’nın 35. ve 13. maddeleri uyarınca mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin Anayasa’ya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşıması ve ayrıca ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir.

Şirkete kayyım atanmasının kanuni dayanağı var mıdır?

Başvuruya konu kayyım atanması tedbiri, 5271 sayılı Kanun‘un 133. maddesi kapsamında uygulanmıştır. Bu maddenin birinci fıkrasında; suçun bir şirketin faaliyeti çerçevesinde işlenmekte olduğu hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi için gerekli olması halinde soruşturma ve kovuşturma sürecinde, hakim veya mahkemenin şirket işlerinin yürütülmesiyle ilgili olarak kayyım atayabileceği hüküm altına alınmıştır.

Maddenin dördüncü fıkrasında da kayyım atanması öngörülen suçlar gösterilmiştir. Kayyım atanmasına ilişkin talep yazısında ve kararda da anılan fıkrada gösterilen suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama ve silahlı örgüt ile bu örgütlere silah sağlama suçlarının işlendiği hususunda kuvvetli suç şüphesinin mevcut olduğu belirtilmiştir.

Şirkete kayyım atanmasının meşru bir amacı var mıdır?

Anayasa‘nın 13. ve 35. maddeleri uyarınca mülkiyet hakkı ancak kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilmektedir. Kamu yararı kavramı, mülkiyet hakkının kamu yararının gerektirdiği durumlarda sınırlandırılması imkanı vermekle bir sınırlandırma amacı olmasının yanı sıra mülkiyet hakkının kamu yararı amacı dışında sınırlanamayacağını öngörerek ve bu anlamda bir sınırlama sınırı oluşturarak mülkiyet hakkını etkin bir şekilde korumaktadır (Nusrat Külah, B. No:  2013/6151, 21/4/2016, § 53).

Başvurucunun ortağı ve yöneticisi olduğu şirketler grubunun kayyıma devredilmesinin temel gerekçesi olarak suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerinin aklanması ve silahlı örgütle bağlantılı suçlarının işlenmekte olduğuna ilişkin kuvvetli suç şüphesinin mevcut olduğu gösterilmektedir. Yargısal makamların bu değerlendirmelerinin ise uzman bilirkişi raporu ve MASAK raporu doğrultusunda bazı somut olgulara dayandığı görülmektedir.

Başvurucunun ortağı ve yöneticisi olduğu şirketler grubunun kayyıma devredilmesinin terörizmin finansmanının önlenmesi amacıyla ve suçtan elde edildiği gerekçe gösterilerek muhtemel bir müsaderenin sonuçsuz kalmaması için gerekli görüldüğü anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu tedbirin uygulanmasının kamu yararına dayalı meşru bir amacı bulunmaktadır.

Şirkete kayyım atanması ölçülü bir tedbir midir?

Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, gereklilik ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade eder (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, § 38).

Ölçülülük ilkesi gereği kişilerin mülkiyet hakkının sınırlandırılması halinde elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları arasında adil bir dengenin kurulması gerekmektedir. Bu adil denge, başvurucunun şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi durumunda bozulmuş olacaktır. Müdahalenin ölçülülüğünü değerlendirirken AYM, bir taraftan ulaşılmak istenen meşru amacın önemini, diğer taraftan da müdahalenin niteliğini, başvurucunun ve kamu otoritelerinin davranışlarını göz önünde bulundurarak başvurucuya yüklenen külfeti dikkate alacaktır (Arif Güven, B. No: 2014/13966, 15/2/2017, §§ 58, 60).

Anayasa’nın 35. maddesi usule ilişkin açık bir güvenceden söz etmemektedir. Bununla birlikte mülkiyet hakkının gerçek anlamda korunabilmesi bakımından bu madde AYM’nin çeşitli kararlarında da ifade edildiği üzere mülk sahibine müdahalenin kanun dışı veya keyfi ya da makul olmayan şekilde uygulandığına ilişkin savunma ve itirazlarını sorumlu makamlar önünde etkin bir biçimde ortaya koyabilme olanağının tanınması güvencesini kapsamaktadır. Bu değerlendirme ise uygulanan sürecin bütününe bakılarak yapılmalıdır.

Ayrıca el koyma veya müsadere gibi tedbirler yoluyla mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin bireyin menfaatleri ile kamunun yaran arasında olması gereken adil dengeyi bozmaması için suça veya kabahate konu eşyanın malikinin davranışı ile kanunun ihlali arasında uygun bir illiyet bağının olması ve iyi niyetli eşya malikine eşyasını -tehlikeli olmaması kaydıyla- geri kazanabilme olanağının tanınması veya iyi niyetli malikin bu nedenle oluşan zararının tazmin edilmesi gerekmektedir (Bekir Yazıcı, §§ 31-80; Hanife Ensaroğlu, § 66).

El koyma ve müsaderenin elverişli bir tedbir olması gerekir

Mülkiyet hakkını sınırlandıran tedbirin ölçülü olabilmesi için bu tedbirin öngörülen kamu yararı amacını gerçekleştirmeye elverişli olması ve bu tedbirin uygulanması dışında aynı amacı gerçekleştirmeye yarar daha elverişli başka bir aracın da bulunmaması gerekmektedir. Bunun yanında söz konusu tedbir gerek kapsamı gerekse de süresi itibarıyla orantılı olarak uygulanmalıdır. Kamu yararı amacı doğrultusunda mülkle ilgili olarak bu ve benzeri tedbirlerin uygulanmasının zarara yol açması ise kaçınılmazdır.

Ancak bu zararın kaçınılmaz olandan ağır veya aşırı sonuçlara da yol açmaması ya da oluşması durumunda böyle bir zararın kamu makamlarınca makul bir sürede, uygun bir yöntem ve vasıtalarla gideriminin sağlanması gerekmektedir. Buna göre kamu makamlarının kanuna dayalı olarak ve ilgili kamu yararı amacı doğrultusunda mülkiyet hakkına müdahale teşkil eden tedbirler uygulaması ve bu tedbirlerin belirli bir sürede devam etmesi ancak bireyin haklarının korunmasının gerekliliklerine uyulduğu takdirde ölçülü görülebilir (Hanife Ensaroğlu, 67).

Şirkete kayyım atanması olayına ilişkin AYM’nin değerlendirmesi

Örgütlü suçlarla mücadele gibi zor bir alanda hangi tedbirlerin gerekli olup olmadığının değerlendirilmesi öncelikli olarak ilgili kamu makamlarının yetkisindedir. Bu nedenle hangi tedbirin uygulanacağının belirlenmesi hususunda idarelerin belli ölçüde takdir yetkisi bulunmaktadır.

Başvurucu, denetim kayyımı atanmak suretiyle de istenilen amacın gerçekleştirilebileceğini ileri sürmüş ancak sulh ceza hâkimliği söz konusu şirketlerin büyüklüğü, bu şirketler vasıtasıyla işlendiği iddia edilen suçların kapsamı, yoğunluğu ve etkinliği gerekçeleriyle yönetim organının kararlarını denetlemek üzere kayyım atanmasının yeterli görülmediğini ifade etmiştir.

Belirtilen gerekçeler ve kamu makamlarının bu alandaki takdir yetkileri dikkate alındığında somut olayın koşulları altında müdahalenin elverişliliği ve gerekliliği hususunda yapılan değerlendirmenin aksi bir sonuca ulaşmayı gerektirecek nedeni bulunmamaktadır.

Öte yandan, suçtan elde edilen gelirlerin tespitine ilişkin sürecin belirli bir zaman alacağı dikkate alındığında ve ayrıca sonradan iddianamede gösterilen suçtan elde edildiği ileri sürülen gelir tutarlarıyla karşılaştırıldığında kayyım atama kararı açık bir orantısızlık da içermemektedir.

Son olarak, başvurucunun işlem ve kararlara karşı dava açabilme imkânının bulunduğu, ayrıca kayyımın görevleri ile ilgili iş ve işlemlerinden dolayı devlet aleyhine tazminat davası açılabileceği görülmektedir. Bu durumda somut olayda şikâyet edilen tedbirin niteliği ile bu tedbire ilişkin olarak başvurucuya sağlanan güvenceler dikkate alındığında müdahalenin başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklemediği değerlendirilmiştir.

AYM, bu nedenlerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edilmediğine karar vermiştir. AYM, şirkete kayyım aranması ile ilgili olarak Hamdi Akın İpek bireysel başvurusunda mülkiyet hakkının ihlal edilmediğine karar verdi.